BARAK KÜLTÜRÜ
TARİHİ YERLER VE MÜZELER
ZEUGMA
MİMARİ
GELENEKSEL EL SANATLARI



BARAK KÜLTÜRÜ

BARAK TÜRKMENLERİ

Barak Türkmenleri, Orta Asya'dan 11. Y.Y' da İran Horasan Bölgesine, buradan da, 16. Y.Y.'da Anadolu'ya Yozgat Bölgesine gelip yerleşmişlerdir. Barak adının birçok kaynakta değişik anlamlar taşıdığı görülmektedir. Barak adı destanlar çağından beri bilinen, bazen bir Türk adı, bazen bir şahıs, bazen de bir yer veya kabile adı olarak anlatılmaktadır.

Barak Türkmenleri bugün “Barak Ovası” denilen Nizip, Oğuzeli ve Karkamış İlçeleri bölgesinde aynı adla hayatlarına devam etmekte olup ayrıca Kilis ve Kuzey Suriye toprakları ile Reyhanlı ve Amik Ovasında bazı köylere de yerleşmişlerdir.

Barak Kültürü zengin bir Türkçe hazinesine ve deyişlerine sahiptir. Barak Türkmenlerinin dilden dile, nesilden nesile intikal eden sözlü tarihleri vardır. Bu tarih onların göç yollarını, mücadelelerini ve bir araya gelerek birleşmelerini anlatmaktadır. Horasan'dan göç ederek Anadolu'ya gelişlerini ünlü ozanları DEDEMOĞLU şu şekilde anlatmaktadır.

Kalktı söküm etti piri zadeler

Çan çalar mayalar bozlaşır gider

Arap ata binmiş maya gelinler kızlar

Onlar da hup dilinden söylenir gider.

Katara çekerler mayanın hası

Bağrını hun etti çanın sesi

İkindi namazı göçün arkası

Onlar da birbirin gözleşir gider.

Bizim beylerimiz düştüler yola

Ala gözlerine ben olam köle

Abbasi beşiği muaf ile

Atlar da çöl deyi sızlaşır gider.

Karardı geldi garibin pusu

Silindi kalmadı kalbimin pası

Türkmen kızları çektiler yası

Teze gelin kızlar ağlaşır gider.

Barak Türkmenleri Anadolu' ya ve Anadolu içlerindeki göçlerini ve konu olan yaşamlarını sözle şiir ve sazla türküye dökerler. Türkülerin makamları anlatılan konulara göre değişiklik gösterir ve genelde de uzun hava türkülerini içerir. Yozgat' a yerleşen Barakların buradan bugünkü oturdukları yer olan Gaziantep' e gelişleri 1690 yılında olmuştur. Bu gelişi ozanları DEDEMOĞLU şöyle anlatır.

Toplandı aşiret geldik Culab' a

Feriz Bey'in yurdu baş bend değil mi?

Emroldu beylere konduk yanyana

Hacı Ali' nin yurdu Seylan değil mi?

Hacı Ali' den aşağı budak düzüldü

Bend sahipleri isim isim yazıldı

Orda berk Ağa'nın keyfi bozuldu,

Torun' ların yurdu Şirvan değil mi?

Yer verdiler Ulaş' lının Beyine

O da kondu Berk Ağa'nın sağına

Beyler çıksın Akçakale dağına

Bayındır'ın yurdu Goncan değil mi?

Dedemoğlu haymaların kurulsun

Yenilsin içilsin sohbet verilsin

Döğülsün kahveler davul vurulsun

Abdalların yurdu Veran değil mi?

YÖRESEL HALK OYUNLARI

Yörede oynanan hal oyunlarına Halay adı verilir. Halay; kalabalık insan topluluğu anlamında, alaydan gelen bir sözcüktür. İçerik olarak; birlik, dayanışma ve bütünlüğü gösterir. Yörede, halayın bütün özelliklerini görmek mümkündür. Halaylarda başta oynayan kişiye halay başı, sondakilere ise, kuyruk denir.

İyi halay seken halay başları, düğünlere özel okuntuyla ( Hediye ) davet edilir. Oyunların adımını bilmeyen, tavrını veremeyen kişiler, genellikle halay başına getirilmezler. İyi oyunculara ve abdallara tütsü tutmak ( Üzerlik yapmak ), mendil, poşu, ayakkabı, gömlek hediye etmek, davul yaptırmak ve zurna gümüşletmek, düğün öncesi ve sonrası adetten sayılmaktadır.



TARİHİ YERLER VE MÜZELER

DÜLÜK ANTİK KENTİ

Dülük, Gaziantep ilinin 10 km kuzeyinde yer alır. Antik dönemde güney, kuzey,doğu ve batıdan uzanan ticaret yollarının kesiştiği kavşak noktasındaydı. Asurlular döneminde Mezopotomya'dan Kilikya'ya uzanan yolun;Hellenistik ve Roma döneminde ise, Antakya ve Kilikya'dan Zeugma'ya uzanan ipek yolunun güzergahında bulunmaktaydı.

Dülük, antik kent ve kutsal alan olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Antik kent bugün Dülük köyünün kuzey bitişiğindeki keber tepesi ve çevresinde toprak altındadır. Kutsal alan ise Dülük köyünün yaklaşık 3km. kuzeyinde, sedir ve çam ağaçlarıyla kaplı, 1.020 rakımlı Dülük Baba tepesinde yer almaktadır.


Dülük'te Keber tepesinde yapılan bilimsel kazılarda Alt Paleotik çakmaktaşı aletler ve bu aletlerin yapıldığı atelyeler bulunmuştur. Bu taş aletler özgün bir karakter kazandığından litaratürde “Dülükien” olarak adlandırılmıştır. Bu dönemde barınma için kullanılan bir mağara (Şarklı mağara) da ele geçmiştir. Bu kalıntılara dayanılarak Dülük M.Ö. 600.000 yıllarına tarihlenmekte olup, dünyanın en eski yerleşimlerinden biri olarak gösterilmektedir.

Dülük; Teşup, Zeus ve Jüpiter Dolikhenos inançlarının kült merkezidir. Burada Hitit imparatorluk döneminde (M.Ö. 2.bin) gök ve fırtına tanrısı Teşup'un tapınağı mevcuttu. Teşup sol elinde şimşek demetiyle, sağ elinde çift ağızlı paltayla boğa üstünde durur halde taş üzerine kabartmaları işlenmiş, bronz heykelcikleri yapılmıştır. Hellenistik ve Roma döneminde Teşup'un işlevi aynı, fakat sadece adı Zeus, ve Jüpiter olarak değişmiştir. Roma'lı askerler tarafından Jüpiter Dolikhenos kültü sevilip büyük saygı görmüştür. Kendilerine güç versin diye, Jüpiter Dolikhenos'un küçük heykelciklerini kolye olarak boyunlarına takan askerler, bu dini Roma'ya kadar yaymışlardır.

Dülük'de Mitra inancı da mevcuttu. Dünya'da bilinen yer altına inşa edilen Mitras tapınaklarının (Mithraeum) en büyüğü, Dülük'te Keber tepesinin güney eteğinde bulunmuştur. İki salonludur. Yer altı Tapınağının mihrabı konumundaki merkezi nişte Tauroktoni adı verilen boğa öldürme sahnesi kabartma halinde işlenmiştir. Tanrı Mitras, gezegenleri simgeleyen yildizlar, takım yıldızlarını simgeleyen akrep, yilan, köpek vb. gibi figürlerin de eşliğinde bir boğayı öldürürken resmedilmiştir. Astrolojiye göre Yunan ve Roma döneminden önce ekinos boğada idi. M.Ö. 4000-3000 de gerçekleşen Boğa çağının sonu, boğa öldürme sahnesiyle ifade edilmiştir. Perseus takım yıldızının tam boğa üzerindeki konumu, boğayı Perseus'un öldürdüğü kavramını yaratmıştır. Bu sahnede Perseus'un yerine geçen Mitras boğanın gücünü yok etmekte, bahar ekinoksunu boğa burcundan çıkarıp, koç burcuna sokmaktadır. Bu sahne, Boğa çağınının sona erdiğini, yeni bir çağın başladığını simgelemektedir. Ayinleri gizli olan bu tapınım çoğu Roma ordusunun askerleriydi. Üyeleri arasında bürokratlar, tüccarlar ve köleler de bulunmaktaydı. M.S.1. yüzyılda Tarsus'dan yayılmaya başlayan Mitras kültü, 3. yüzyılda İskoçya ve Büyük Sahra'ya kadar ulaşmıştır. Mitras ayinlerinde kurban edilen boğanın kanıyla hem yıkanılır hem de içilirdi. Böylece yok olan bir çağı simgeleyen boğanın temsil ettiği tanrının güçüne ve ölümsüzlüğüne kavuşulacağına inanılırdı. Dülük Mitras tapınağı Gaziantep müzesi ile Almanya'dan Münster Üniversitesinin katılımlı kazıları sonucunda 1997 ve 1998 yıllarında ele geçmiştir. Anadolu'da bulunan Mitras yer altı tapınağının ilkidir.

Bizans döneminde de Dülük kenti Hititlerden beri süregelen kutsal şehir konumunu başpiskoposlukla devam ettirmiştir. Bu dönemde “Telukh” adıyla bir eyalet merkezi olmuştur. İslami akınları neticesinde Dülük kenti oldukca tahrip olmuş. Başpiskoposluğun 7. yüzyılda Zeugma'ya taşınmasıyla birlikte ise dini merkez konumunu kaybetmiştir. Bu tarihten itibaren Gaziantep kalesi çevresinde kurulan yeni bir şehir olan “Ayıntap” Dülük kentinin yerini almaya başlamış ve günden güne küçülen Dülük, Ayıntap'a bağlı bir köy haline gelmiştir. Dülük kutsal alanı ise, evliya Dülükbaba' (Ejder) nın türbesiyle “kutsal alan” kimliğini günümüze kadar taşımıştır.

Bugün Dülük'te geçmişin kanıtı olarak en eski yerleşim, keber tepesinin güneyindeki prehistorik mağaradır. Ayrıca Keber tepesinin karşı sırtlarında nekropol alanı vardır. Burada çok sayıda kayaya oyulmuş oda mezarları mevcuttur. Bu kaya mezarların bazısının ön odasına taş basamaklarla (Dramos) inilerek ulaşılmaktadır. Mezar içerisinde lahitler bulunmaktadır. Bazısında dini mitolojik konulu kabartmalar mevcuttur. Bunların birinde ruh anlamına gelen Psikhe'ye Hermes ölünün ruhunu yer altı dünyasına (Hades) götürmesi için yol göstermektedir. Bazı mezarlarda ise baktığını taşa çeviren Meduza başı kabartma olarak işlenmiştir. Antik dönemde de ölüm sonrası dirilme inancı vardı. Bu sebeple “ölünün evi” olarak bu mezarlar günlük yaşanılan ev biçiminde yapılmıştır.

Nekropolün doğusunda Mar-Slemun manastırı'na ait olduğu tahmin edilen iki kaya kilisesi de vardır. Ayrıca Dülük köyünün doğusunda antik taş ocakları mevcuttur.

Mühür baskılarını içeren Dülük arşivi kaçakcılar tarafından yağmalanmıştır. Çok sayıda mühür baskısı yurt dışına kaçırılmıştır. Mühür baskıları yüzük taşı ve mühürlerin kil çamuruna basılmasıyla yapılan mühür baskıları üzerinde tanrı, tanrıça, kişiler ve hayvanlar gibi çeşitli resimler mevcuttur. Resmi ve özel mektuplarda, belgelerde, para torbaları ve balya vb. nesnelerin mühürlenmesinde kullanılmış olup, mühürlenilen eşyanın güvenliğini sağlamıştır. Bu mühür baskılarından bir gurubu Gaziantep müzesinde teşhir edilmektedir.

Dülükbaba tepesinde, Jüpiter Dolikhenos tapınağının arşitrav parçaları ve taban döşemesine ait yassı blok taşlar az sayıda da olsa toprak üstüne yayılmıştır. Ayrıca burada Jupiter Dolikhenos tapınağındaki görevlilere ait kaya mezarları mevcuttur. Taş basamaklarla inilen mezar girişlerinde dairevi biçimli kapak taşları, mezar içlerinde ise girlantlı lahitler mevcuttur. Bunların 17 adedi Gaziantep müzesi tarafından temizliği yapılarak ziyarete açılmıştır.

600.000 yıl öncesinden günümüze uzanan Dülük köyü geleneksel kesme taştan evleri, camisi ve Musa Kazım türbesiyle yöreye özgü geleneksel tarihi mimari özelliğiyle de görülmeye değer yerlerin başında gelmektedir..

GAZİANTEP KALESİ

Ziyaret Saatleri : 08.30-12.00 / 13.00-16.45

Gaziantep Kalesi, Türkiye'de ayakta kalabilen kalelerin en güzel örneklerinden birisi olup, gerek ihtişamı ve heybetiyle, gerekse bir sır gibi gizlediği tarihiyle şehir merkezinde hemen herkesin dikkatini çekmektedir.

Gaziantep Kalesinin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı hususunda kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte Kalenin, ilk olarak Roma döneminde bir gözetleme kulesi olarak yapıldığı ve zaman içerisinde genişletildiği anlaşılmıştır. Bugünkü biçimini ise Bizans İmparatoru Justinyanus döneminde M.S. VI. yüzyılda almıştır.

Kale daire planlı olup, çevre uzunluğu 1200 m.dir. Büyük taşlardan örülmüş duvarlar 12 kule ve burçla desteklenmiştir. Kale çevresinde eni 30 m. derinliği 10 m. olan bir hendek bulunmaktaydı ve kaleye geçiş içe doğru açılan bir köprü ile sağlanmaktaydı. Kalenin kuzey burçlarından bir tanesinin Roma eseri olduğu söylenmektedir. Batıdaki burçların ise Memlüklü döneminde yapıldıkları kitabeden anlaşılmaktadır. Yine kitabelerden anlaşıldığına göre kale köprüsünün iki yanındaki iki kule'de Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaptırılmıştır.Kalenin üzerinde hamam kalıntıları, sarnıçlar, mescit ve çeşitli yapı kalıntıları bulunmaktadır. Kalenin alt bölümlerinde ise üst yapıya destek sağlamak üzere yapılmış büyük odalar, galeriler ve dehlizler, ana kütle altında ise bir su kaynağı bulunmaktadır.

Gaziantep Kalesi'nin çevre düzenlemesi bitirilmiş olup,kale içerisinde restorasyon çalışmaları devam etmektedir. Gaziantep Turizmine kazandırılan kale bütün ihtişamıyla ziyaretçileri beklemektedir.

KARKAMIŞ HARABELERİ

Karkamış İlçesi yakınında, Fırat'ın batı kıyısında, Türkiye-Suriye sınır hattı üzerinde, Yakındoğu Arkeolojisi'nin en önemli yerleşimlerinden Karkamış Antik kenti yer almaktadır. Kent; M.Ö. II. bin yılda, Anadolu'dan, Mezopotamya'ya ve Mısır'a uzanan yolların önemli bir kavşak noktasında yer alıyordu. Karkamış Krallarından söz eden ilk belgeler, M.Ö. 1700'e doğru ortaya çıkar. M.Ö. 1650'li yıllarda, Hitit Kralı Hattuşili 1, Karkamış ve çevresindeki kentleri alarak, kuzey Suriye yolunun güvenliğini sağladı. Daha sonra, Mitanniler'in egemenliği altına giren kent, Şuppiluliuma I. döneminde yeniden Hititlere bağlandı. Karkamış artık, çoğu büyük Hitit Kralları soyundan gelen ve İmparatorluğun Suriye'deki topraklarını denetim altında tutan bağlı krallar tarafından yönetiliyordu. Hitit İmparatorluğu'nun M.Ö. XII. yüzyıl başlarında yıkılmasından sonra kent, yeni kurulan çok sayıda Geç Hitit Krallığından birinin merkezi oldu. Asur Kralı Acurnasirpal II'nin Suriye Seferi (M.Ö. 876-866) sırasında, haraca bağlanan Karkamış, M.Ö. 717'de Asur Kralı Sargon II tarafından yakılıp yıkılarak, Asur topraklarına katıldı.

George Smith'in (1876) Cerablus yakınındaki kalıntıların, Karkamış'a ait olduğunu bulmasından sonra, Hogarth, Lawrence, Campbell-Thompson ve Woolley, 1878-1881, 1911-1914 ve 1919-1920 yılları arasında kentte British Museum adına kazı çalışmaları yapmışlardır. Kalenin bulunduğu tepede, tarih öncesi kalıntıların yanı sıra, Erken ve Geç Hitit dönemlerinden iki ana yerleşim yeri saptanmıştır. Dış Kent, İç Kent ve Kale olmak üzere üç bölümden oluşan dikdörtgen planlı Karkamış'ta; yönetsel ve dinsel işlevli yapılar, kentin çekirdeğini oluşturmaktaydı. Yapılar; Hitit-Asur üslubunda kabartmalarla kaplı siyah bazalt ve beyaz kireç taşı ortostatlarla süslüdür. Bulunan kabartmaların çoğunluğu, Geç Hitit dönemine tarihlendirilmektedir. Bu kabartmalar, Tanrıça Kupapa ve onun adına yapılan tören alayındaki askerlerin, rahiplerin, çeşitli hayvanları taşıyan kişilerin, uzun ve düz kılıçlarla silahlanmış prenslerin, savaş arabalarının, karışık yaratıkların, koruyucu hayvanların yer aldığı tören alayı betimlemeleriyle M.Ö. I. Bin yıl başlarındaki yaşam biçimine, giysilerine ve kültürüne ışık tutmaktadır. Karkamış kabartmalarının, büyük çoğunluğu bugün Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.Suriye sınırında mayınlı askeri sahada bulunan harabeler, mayınlardan temizlenmeyi beklemektedir.

( NOT : Günümüzde Karkamış harabeleri askeri bölgede olduğundan ziyarete kapalıdır. Ziyaret için Genel Kurmay Başkanlığı'ndan izin alınması gerekmektedir.)


RUMKALE

Gaziantep İli, Yavuzeli İlçesi, Kasaba köyünün yakınında bulunmaktadır. Yavuzeli'nden 25km. uzaklıktadır. Rumkale'ye Kasaba köyünden ve Halfeti'den teknelerle kolaylıkla ulaşılmaktadır.

Antik dönemden günümüze kadar Şitamrat, Kal-a Rhomayta, Hromklay, Ranculat, Kal-at el Rum, Kal-at el Müslimin, Kale-i Zerrin (Altın Kale) ve Rumkale gibi bir çok isimle adlandırılmıştır.

Rumkale Fırat ve Merzimen kıyılarından itibaren dimdik yükselen sarp kayalıklarla çevrili yüksek bir tepe üstüne kurulmuştur. 1838 de Rumkaleyi ziyaret eden Moltke'ye “kayalığın nerede bittiğini, insan eserinin nerede başladığını söyleyebilmek çok zor” dedirtecek kadar doğayla uyumlu mimari özelliğe sahiptir. Kale iki beden halindedir. Birinci beden; kalenin doğu, kuzey ve batıda doğal kayalığın dik olarak yontulmasıyla, doğal sur meydana getirilerek oluşturulmuştur. İkinci beden ise bu doğal surun üstüne sert kalker kesme taşlarla sur duvarı olarak yapılmıştır. Kuzey ve doğu surlarında dikdörtgen planlı 7 burç ile kuzeyde çok sayıda mazgal pencere yer almaktadır. Kalenin güney yöndeki kayalık uzantısı 12. yüzyılda 30m. derinliğinde ve 20m. genişliğinde oyularak uçurum (hendek) haline getirilmiştir. Böylece, savunmaya yönelik olarak karayla kalenin direkt ilişkisi kesilmiştir. Kale 120m. genişliğinde ve 200m. uzunluğunda bir alanı kaplamaktadır.

Rumkale bir zamanlar Halfeti (Şanlıurfa) ile Gaziantep arasında sınır oluşturan Fırat ırmağı kıyısında yer alırdı. Merzimen çayının suyu Rumkale dibinde, derin ve sarp vadi içinde akan Fırat nehrine karışırdı. Günümüzde üç yanı Baraj gölüyle çevrilmiş olup, yarım ada görünümündedir. Kalenin eteklerinde aşağı şehir bulunmaktaydı.

Rumkale'nin doğu ve batıdan olmak üzere iki ana giriş kapısı mevcuttur. Doğu girişi Fırat nehriyle, batı girişi ise Merzimen çayı üzerine kurulmuştu. Bugün sadece ayaklarının kalıntısı mevcut olan köprü, kara ile irtibatı sağlamaktaydı. Buradan patika yolla kalenin giriş kapısına çıkılmaktadır. Batı cephesinde yol üzerine 20m. aralıklarla 4 tane kule şeklinde kapı yapılarak savunma açısından büyük kolaylık sağlanmıştır. Batı surlarda kuzeyden itibaren birinci kapı dikdörtgen planlıdır. Nöldeke birinci kapının olduğu yerde bir türbe ve bir iskele olduğundan bahsetmiştir. İkinci kapı kareye yakın dikdörtgen planlı yarım daire şeklindedir. Üçünçü kapı tahrip olmuştur. Dördüncü kapı kare planlı haç tonozludur. Beşinci kapı kalenin Fırat'a bakan doğu cephesindedir. Dikdörtgen biçimli bu kapı, içte biri yuvarlak, diğeri sivri kemerli iki niş içine alınmıştır.

Kalede beden duvarları ve burçlardan başka, bugün görülebilen kalıntılar arasında Şair Aziz Nerses kilisesi, Barşavma manastırı, su sarnıçları ve su kuyusu sayılabilir. Kuyu basamaklarla Fırat nehrinin seviyesine kadar inen 8m. genişliğinde ve yaklaşık 75m. derinliğindedir. Fırat nehrinden su temin etmek için yapılmış olan bu kuyunun gizli bir geçit olduğu da rivayet edilmektedir. Kuyunun silindirik iç yüzünde kayanın oyulmasıyla helozonik bir merdiven meydana getirilmiştir. Bunlardan başka kale içinde işlevi tesbit edilemeyen çok sayıda yapı kalıntısı mevcuttur. Kaledeki yapıların bir çok bölümü ana kayanın oyulması ve düzleştirilmesiyle yapılmıştır. Surlarda ve burçlarda örgü malzemesi moloz taş, kaplama malzemesi olarak büyük boyutlu düzgün kesme taşlar, kemerlerde ise tuğla görünümü verilmiş kesme taşlar kullanılmıştır.

SAKÇAGÖZÜ

Nurdağı ilçesi, Sakçagözü Bucağı'nın 3 km. kuzeyindedir. İlk olarak 1883 yılında yeri saptanmış, kazıları ise 1907 yılında başlanarak 4 yıl sürdürülmüştür. Klasik dönem kalıntılarının altında İ.Ö. I.bin yıllarına tarihlenen bir kent kalıntısı bulunmuştur. Kentin Geç Hitit döneminde kurulduğu sanılmaktadır. Kenti çevreleyen surlar, saray kalıntısı ve yapıları süsleyen kabartmalı ortostatlar kazılar sırasında ortaya çıkarılmıştır. Prof. J.Garstang'ın çalışmaları sonucu Kalkeolitik ( Bakır taş ) Döneminden Bizans Dönemine kadar uzanan bir yerleşim yeri olduğu belirlenmiştir. Buluntular arasında Tel Halaf ve El Obeyd türü çanak çömlekler vardır. Büyük saray kalıntısı, tepeyi bütünüyle kaplamaktadır. Yapı, güçlü bir surla çevrilidir. Ön avlu, neo-Hitit üslubunda heykellerle süslüdür. Yapıların temelini süsleyen kabartmalı ortostatlar Arami-Hitit üslubundadır.

Sakçagözü, Gedikli-Karahöyük ve olasılıkla da Tilmen Höyük'teki İ.Ö. II. bin yıldaki yaşam hakkında Asur ve Hitit yazılı kaynakları bilgi vermektedir. Özellikle, İ.Ö. 1525 yılına tarihlenen Telepinu metni, Hitit Kralı I.Hattusil'in Toros geçitleri ve Kilikya üzerinden gelerek Alalakh/Tel Açana'yı yakıp yıktığını ve Karkamış'a kadar olan bölgeyi Hitit egemenliği altına soktuğunu, Kral Mursil'in de Halpa/Halep'i aldığını göstermektedir. Yine Halep ve yakın çevresi Büyük Hitit İmparatorluğu döneminde II.Tudhaliya (İ.Ö.1490), II.Hattusil (İ.Ö.1420) ve I.Suppiluliuma (İ.Ö.1370) tarafından Hitit-Mitanni çekişmeleri sırasında Hitit İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. Bölge, Asur Kralı I.Tiglatplaser'in İ.Ö.1100 yılında Karkamış'ı almasıyla Asur Krallığının egemenliği altına girmiştir. Bu kral döneminde tarihlenen ve Kuyucuk?Ninive'de ele geçirilen Asur çivi yazılı bir mektupta “ Ki-li-zi kenti...dan (Asur) krala” hitaben bir mesaj yer almaktadır. “Ki-li-zi” kentinin bu günkü Kilis olması imkan dahilindedir. Kuzey Suriye İ.Ö. I.bin yılda Karkamış başta olmak üzere Asur krallığının eline geçmiştir. Yine aynı dönemde Güneydoğu Anadolu-Kuzey Suriye kent devletlerinin etkisi Gaziantep Müzesinde sergilenen bazalt kabartmalarda izlenebilir. (Özgen,1987,5)


TİLMEN HÖYÜK

Tilmen Höyük, İslahiye İlçesinin l0 km doğusundadır. Bölgenin en büyük höyüklerinden olup, 24 m. yüksekliktedir. Yapılan kazılardan buranın M.Ö.III.bin yılının son döneminde büyük bir şehir olduğu ortaya çıkmıştır. Şehir iç ve dış kaleden oluşmaktadır. Kalenin surları büyük ve düzgün kesme taşlardan yapılmıştır. Yapılan kazılar sonucu höyükten pek çok araç-gereç,çanak-çömlek,takılar ve süs eşyaları çıkarılmıştır,

GAZİANTEP ARKEOLOJİ MÜZESİ

Kamil Ocak Caddesi No:2 ŞEHİTKAMİL/GAZİANTEP

Tlf: 0.342.324 88 09/ 323 51 49 Fax: 0.342.324 38 22

Ziyaret Saatleri : 08.00-12.00 / 13.00-17.00 ( Pazartesi Günleri Müze Kapalıdır)

Gaziantep Arkeoloji Müzesi,şimdiki bulunduğu binaya 1969 yılında taşınmıştır. Müzede

Neolitik dönemden keramik parçalar,Kalkolitik ve Bronz çağa ait çeşitli eşyalar,figürler,mühürler, Urartu,Hitit,Pers,Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli eserler sergilenmektedir.

Arkeolojik kazı ve satın alma yoluyla derlenen taş ve bronz eserler,takılar,keramikler, sikkeler,cam eserler,bir mamuta ait kemikler,Ayrıca Belkıs'Zeugma ören yerinden elde edilen sanat değeri yüksek mozaikler,heykeller ve mezar stelleride Gaziantep Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.Müzede ilgi çeken diğer bir bölüm ise Teknoloji Seksiyonu ve Nostalji vitrinleridir.Bu bölümlerde fotoğraf makinasının gelişme sürecini anlatan fotoğraf makinaları,eski radyolar,gramafonlar,yazı makinaları, eski dikiş makinaları, asırlık duvar saatları ve Gaziantep'in konu olduğu eski kartpostallar sergilenmekte olup, fotoğraf makinaları seksiyonu ülkemizde tek örnektir.


YESEMEK AÇIK HAVA MÜZESİ

İslahiye İlçesi Yesemek Köyü İSLAHİYE/GAZİANTEP

Tlf: 0.342.875 10 55

Ziyaret Saatleri : 08:30-12:00 / 13:00-16:45

Yesemek Açık Hava Müzesi, İslahiye ilçesinin 23 km. güneydoğusunda bulunan Yesemek Köyü'nün güneydoğusundaki Karatepe sırtlarında yeralır.Yayınlara “Yesemek Taş Ocağı ve Heykel Atölyesi” olarak geçen müze, ilk defa 1890 yılında Felix Von LUSCHAN tarafından keşfedilmiştir. Daha sonra Prof. Dr.Bahadır ALKIM ve Arkeolog İlhan TEMİZSOY tarafından kazılar yapılmış ve 300 civarında heykel ve yontu taslağı tesbit edilmiştir.Atölye Geç Hititler döneminde Sam'al(Zincirli) Krallığı tarafından M.Ö. 1375-1335 tarihleri arasında işletilmiş ve burada yerli halk Hur'lar çalıştırılmıştır.

Sam'al (Zincirli) Krallığının M.Ö. VIII yüzyılın sonunda Asurlar tarafından yıkılmasıyla birlikte Taş Ocağı ve Heykel Atölyesi kapanmış, çalışan halkta bölgeyi terk etmiştir.

Yaklaşık 100 dönümlük alan üzerinde kurulu bulunan heykel atölyesinde heykellerin nasıl yapıldığını günümüzde bile yerinde izlemek mümkündür. Okul niteliğindeki bu yerde yapılacak heykelin önce taşları bazalt bloklardan ayrılması için bazaltta oyuklar açılmakta, bu oyukların içerisinde kuru ağaçlar yerleştirilmekte ve kuru ağaçlara su dökülmekteydi. Islatılan ağaçlar şişmekte ve oluşan basınçla da bazalt bloktan taşlar ayrılmaktaydı. Ayrılan bu taşların yüzeyleri düzeltilmekte ve düzeltilen bu kayalar atelyeye getirilip yapılmak istenen şekiller şablonlar yardımıyla çizilmekteydi. İlk önce bu şeklin konturları, daha sonra da bazı detayları çekiç ve kalemlerle yapılmaktaydı.Üçüncü aşamada detaylar daha özenle işlenmekteydi.

Eserin son rütuşları ise parçaların kullanılacağı mimari eserin bulunduğu yerde yapılmaktaydı. Bugün yaklaşık 300'ün üzerindeki yontu taslağının toprak altından çıkarılıp belli bir düzende sergilendiği Açık Hava Müzesi'nde sfenksler, arslanlar, dağ tanrıları, ayı adam ve çeşitli mimari parçalar bulunmaktadır.


HASAN SÜZER ETNOĞRAFYA MÜZESİ

Eyüboğlu Mah.Hanifioğlu Sk.No:64 ŞAHİNBEY/GAZİANTEP

Tlf: 0.342.230 47 21 Ziyaret Saatleri : 08.00-12.00 / 13.00-17.00 ( Pazartesi Günleri Müze Kapalıdır)

İçinde bulunduğumuz asrın başında inşa edilmiş olan eski bir Antep evi, 1985 yılında Hasan SÜZER tarafından restore ettirilerek Gaziantep Müzesinde bulunan Etnoğrafya seksiyonu bu binaya taşınmış ve bina Konak-Müze tarzında tanzim edilmiştir.

Bina ana kaya içine oyulmuş mahzen üzerine üç kattan oluşmaktadır. İkisi ana yola, diğeri ara sokağa açılan üç giriş kapısı bulunmaktadır. Ön cephedeki işlemeli büyük kapıdan “Hayat” adı verilen avluya, küçük kapıdan ise selamlık denilen bölüme geçilmektedir.

Bina içerisinde ayrı bir bölümde Antep Savunması'nda kullanılan silahlar, savaş araçları, belgeler, kahraman, gazi ve şehitlerin fotoğrafları sergilenmektedir. Müzede yer alan diğer bölümler günlük yaşamdaki fonksiyonlarına göre yörenin eşyaları ile donatılmış, mankenlerle teşhire canlılık ve gerçekçilik verilerek geçmiş hayat günümüzde bizlere sunulmaktadır.



ÖREN YERLERİ

ZİNCİRLİ (SAM'AL) ÖRENYERİ

İslahiye ilçesinin 10 Km. kuzeyinde, Fevzipaşa Bucağına bağlı Zincirli Köyündeki Kalıntılar, eski adı Sam'al olan bir krallık kentini ve kalesini kapsamaktadır. Hitit İmparatorluğu'nun M.Ö. 12. yüzyıl başlarında yıkılmasından sonra, kurulan Geç Hitit Krallarından birinin merkezi olan kent, M.Ö. 920'de Aramiler'in egemenliği altına girdi. Daha sonra Sam'al, M.Ö. 743'te Asur'a bağlı bir devlet haline geldi. M.Ö. 725'te de bu imparatorluğun topraklarına katıldı. Zincirli'de 1888-1890-1891, 1892, 1894 ve 1902 yıllarında, özellikle, Kral Humann, Felix Von Luschan ve Robert Koldewey yönetiminde gerçekleştirilen kazılar sonucu, Zincirli (Sam'al) kentinin sarayları, önemli yapıların yer aldığı akropolisi ve dış surları ortaya çıkartılmış, kentin ilk kez, M.Ö. 1300 yıllarında surlarla çevrildiği anlaşılmıştır. Kent alanının merkezinde yer alan yükseltinin üzerinde, bir kale kurulmuş, kalenin içinde ise bir saray inşaa edilmiştir. Daha sonra, M.Ö. 10-9. yüzyıllar arasında, iki yeni saray daha yapılmış ve kentin etrafında yer alan çember biçimindeki sur, M.Ö. 7. yüzyılda, ilkine koşut ikinci bir duvarla takviye edilmiştir.

M.Ö. 900-700 yılları arasında Zincirli'yi yöneten krallar arasında Kilamuva ve Barrakab zamanında kente, geniş çapta bayındırlık faaliyetlerinde bulundukları, ele geçen bu eserlerden anlaşılmaktadır. Zincirli-Sam'al da, M.Ö. 9. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, saray yapılarında Arami Sanatı'nın egemen olduğu izlenmektedir. Bu eserlerin en eski örnekleri; Kral Kilamuva'ya (M.Ö. 832-810) ait, hükümdarın rölyefi ve Arami Yazıtları, bazalt ortostat ve aynı kralı oğlu veya bir saraylı ile betimleyen küçük boyda bazalt steldir. Sanat tarihi açısından son derece önemli bu iki özgün eser, Berlin'dedir. Kral Barrakab'ın egemen olduğu yıllarda, sitadel/iç kale'nin saray yapılarında; heykel, kabartma ve kaideler ile başlıkları daha çok stilize bitkisel motiflerle bezemeli sütunların yer aldığı görülmektedir. Barrakab çağına tanık olan ortostatlar, kuzey direkli yapı'nın doğu kanadında ortaya çıkartılmış ve bunlardan bazıları yerinde sabit olarak bulunmuştur. Bunların içinde birbirini tamamlayan iki ortostat İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi'nde, geri kalanlar ise Berlin Müzesi'nde bulunmaktadır.

Kazı çalışmaları sırasında birçok heykelin yanı sıra, özellikle, kabartmalarla süslü çok sayıda stel ve ortostat ortaya çıkartıldı. Bu eserler, M.Ö. 9-7. yüzyıllar arasındaki Geç Hitit sanatının en güzel örneklerini oluşturmaktadır. Yapıldıkları döneme göre üslupsal değişiklikler gösteren bu kabartmalarda, saray ve din çevreleri üzerine, zengin bilgiler veren çeşitli sahneler canlandırılmıştır. Masa başında oturan bir kadın, tahtında oturan Kral Barrakab ile bir yazıcı, bir savaş arabasına binmiş savaşçılar, elinde mızrakla bir kalkan tutan Savaş Tanrısı, savaşçıların ve çalgıcıların yer aldığı bir geçit töreni, bir ziyafet sahnesi, bir atlı, bir boğa, düşsel hayvanlar,(aslan gövdeli ve iki başlı, biri aslan, öbürü insan başlı) karma yaratıklar.

ZEUGMA

Belkıs/Zeugma bu günkü konumuyla, Gaziantep İli, Nizip ilçesinin 10 km. doğusunda, Birecik Baraj gölünün kıyısında, yeni Belkıs köyünün yakınında yedi tepe üzerine kurulmuş bir kenttir.

Zeugma'dan Strabon, Plinius ve bir çok antik yazar bahsetmiştir. Büyük İskender'in generallerinden Selevkos Nikator I, M.Ö. 300'de, İskender'in Fırat'ı geçtiği bu yerde, kendi adıyla Fırat'ın adını birleştirerek Selevkeia Euphrates ismiyle bir kent kurmuştur. Bu kentin karşısına da eşi Apameia'nın adıyla ikinci bir kent kurarak, bu ikiz kenti bir köprüyle birbirine bağlamıştır. Kommagane kralı Mitridates I. Kallinikos'un, Selevkos kralının kızı Leodike ile evlenmesiyle kent, çeyiz olarak Kommagane krallığına verilmiş. Leodike'nin oğlu Antiokos I, bu kentin geliriyle Nemrut dağındaki heykelleri yaptırmıştır. Yaklaşık 40 yıl Kommagene'nin dört büyük şehrinden biri olan kent, M.Ö. 64 de Roma İmparatorluğu'nun topraklarına katılarak, ismi geçit ve köprü anlamına gelen Zeugma olarak değiştirilmiştir. Roma döneminde kent en zengin dönemini yaşamıştır. M.S. 256 yılında Sasani kralı Şapur I, Zeugma'yı ele geçirerek yakıp yıkmış, daha sonra bir depremle alt üst olmuştur. Bu tarihten sonra artık Zeugma bir daha kendini toparlayamamış ve eski ihtişamına ulaşamamıştır. Zeugma 5 ve 6 yüzyıllarda Bizans hakimiyetine girmiştir. 7. yüzyılda ise Arap akınları neticesinde terk edilmiştir. Daha sonraları 9-12. yüzyıllar arasında İslami yerleşimi olarak varlığını sürdürmüş. 17. yüzyılda ise yanı başına Belkıs köyü kurulmuştur.

Antakya'dan Çine uzanan ipek yolu Zeugma'dan geçmekteydi. Uzak doğudan getirilen ipek, baharat ve değerli taşlar Zeugma gümrüğünden geçerek Zeugma agorasında (Pazar yeri) tüccarlara pazarlanmıştır. Arşiv odasında ele geçen ve dünya rekorları kıran, 100.000. (yüz bin)'in üstündeki mühür baskıları Zeugma kentinin haberleşme ve ticaretteki önemini kanıtlamaktadır. Mühür baskıları mektuplarda, noter belgelerinde, para torbalarının ve gümrük balyalarının v.b. mühürlenmesinde kullanılmaktaydı.Zeugma bu bölgede ticaretin merkezi konumundaydı. Bu kent Roma'nın doğu sınırında en son kentlerden biri olması sebebiyle, stratejik konuma sahipti. Bu nedenle burada önce Anadolu'lu askerlerden oluşan ve “Sikitia (İskit) Lejyonu” adı verilen askeri birlik, sonraları ise 6 bin askerden oluşan “IV. Lejyon” konuşlandırılmıştır. Ticaretin yoğunluğu, askeri lejyonun ekonomiye katkısı dolayısıyla Zeugma kenti oldukça zenginleşmiştir. Bu zenginlikle birlikte “Fırat manzaralı teraslara” çok sayıda villa inşa edilmiştir.

Zeugma'da, Fırat kıyısından küçük yükseltiler ve yamaçlarla 300m. yükselen akropol tepesinde tüccarların ve kentin koruyucusu Tykhe tapınağı mevcuttu. Çevresindeki ovalara hakim, kartal görünümlü olan bu tepe, aynı zamanda Zeugma'nın büyüklüğünü ve görkemini de yansıtmaktaydı. Bu tapınak Zeugma'nın kendi darp ettiği sikkeler üstüne resmedilmiştir. Kentin kuzeyinde toprak altında; agora, adion ve hamam gibi resmi binalar, batısında; tiyatro, askeri kamp, kuzey batısında; atölyeler, doğusunda ise villaların olduğu teraslar mevcuttur. Nekropol alanı kenti güney ve batıdan iki ucu Fırat nehriyle sonlanan yarım ay biçiminde sarmıştır.

Zeugma kenti suyu, şehrin 10 km. batısındaki dağlardan 1.30m. yüksekliğinde 0.50m. genişliğinde su kanallarıyla getirilerek, kanal, künk ve benzeri tali su yollarıyla şehir içine dağıtımı yapılmıştır. Her evin iki adet sarnıcı mevcuttu. Kullanılan su tahliye kanallarıyla galeri biçimindeki atık su kanallarına bağlanmıştır. Sonuç olarak Zeugma'nın kusursuz bir su şebekesi ve alt yapı sistemi mevcuttur.

Evler ortasında bulunan sütunlu avluların etrafında yer alan odalara sahiptir. Odalar ışığını demir korkuluklu ve camlı geniş pencereleriyle bu avludan almaktaydı. Evlerin tabanı mozaik, duvarlar fresklerle bezenmiş olup, odalar mobilya, heykel ve sair heykelciklerle donatılmıştır. Zeugma'lı mozaik ustası Fırat nehrinden topladığı nehir taşlarını 8-10mm ebadında kübik biçiminde keserek (tessera) mozaikleri yapmıştır. Şayet, açık mavi, açık ve koyu yeşil ve turuncu gibi renkte taşları doğa da bulamaz ise bu renkleri cam tesseralarla elde etmiştir. Zeugma'ya Samsat gibi diğer şehirlerden de mozaik ustası gelerek çalıştığı saptanmıştır. Söz gelimi Samsatlı Zosimos ustanın Venüs'ün doğuşu ve Ziyafet sofrası adlı iki mozaiği ele geçmiştir. Mozaiklerde mitolojik ve tiyatro sahnelerinden seçilen konular işlenmiştir. Ele geçen mozaikler Roma İmparatorluğunun en zengin olduğu, sanatının doruğu ulaştığı 2. ve 3. yüzyıla aittir. Duvar resimlerinde ise tanrıça, insan, hayvan ve geometrik resimler kullanılmıştır. Renkler dün yapılmış gibi canlıdır. Bunun yanı sıra yontu sanatı da oldukça gelişmiştir. Öyleki Zeugma'nın kendine özgü heykeltıraşlık ekolü oluşmuştur. Bronz, kireç taşı ve mermerden heykeller, sert kalkerden lahitler yapılmıştır. Erkekler için kartal, kadınlar için ise yün sepeti kabartmalı mezar stelleri de yontulmuştur. Yüzük taşı oymacılığında da (gem, kameo) Zeugma'lı ustalar çok başarılıdır. Antik dönemde varlıklı her kişinin bir yüzük mühürü mevcuttu. Mühüründe sevdiği tanrının, tanrıçanın, hayvanın veya kişinin resmi bulunurdu. Bu figürler yaklaşık 3-7mm. ebadında olup, merceğin henüz keşfedilmediği o dönem için düşünülmeye değerdir.

Belkıs-Zeugma'da ilk kazı, kaçak kazı ihbarına istinaden güney nekropolünde Gaziantep Müze Müdürlüğü tarafından1987 yılında gerçekleştirilmiştir. Burada oda biçimli aile kaya mezarının ön terasına dizilmiş halde mezar sahiplerine ait heykeller bulunmuştur. Diğer kazı 1992 yılında yine bir ihbar sonucunda yapılmış ve şarap tanrısı Dionysos ve eşi Ariadne'nin düğününün resimlendiği bir taban mozaiği ve villa gün ışığına çıkarılmıştır. Bu alan seyir yeri yapılarak küçük bir müze olarak düzenlenmiştir. 7 yıl süresince Zeugma'ya gelen ziyaretciler hayranlıkla bu mozaiği seyretmiş ve Zeugma kentinin büyüklüğü o zamandan beri ziyaretcilere görsel olarak sunulmuştur. 1998 yılında ise bu mozaiğin büyük kısmı çalınmıştır. Birecik Barajı sebebiyle Zeugma'da kurtarma kazılarının yapılması için bütün üniversitelere çağrı yapılmıştır.1993 yılında West Avusturalya Üniversitesi ve 1995 de Nantes Üniversitesi bu çağrıya cevap vermiş ve Gaziantep Müzesiyle birlikte katılımlı kazılara başlanmıştır. Fakat, kurtarma kazısı yapılacak alanlarda yılda bir, iki ay kazı yapmakla pek fazla bir şeyin kurtarılamayacağı bu kazılarda saptanmıştır. Gaziantep Valiliğinin desteğiyle, İl Özel İdaresi, SANKO Holding ve Birecik Barajı konsorsiyumun maddi katkılarıyla ve Müze sorumluluğunda kazı çalışmalarına hız verilerek 1999 ve 2000 yıllarında A-bölgesinde hiç ara vermeden çalışılmıştır. Bu çalışmalarda Poseidon ve Euphrates villaları gün ışığına çıkarılmıştır. Mozaikler bu villaların sığ havuz, çeşme ve odaların tabanında yer almıştır. Konuları ise Akhileus, Venus'un doğuşu, Dionysos-Telete, Müsalar, Fırat tanrıları, Galatya, Dionysos-Ariadne, Satyros Antiope vb. teatral, mitolojik sahnelerle, geometrik desenlerden oluşmaktadır. Fresk ve stüko tekniğinde yapılmış figürlü, bitkisel, geometrik duvar resimleri gün ışığına çıkarılmıştır. Çok sayıda sikkenin yanı sıra bronz ve pişmiş toprak heykelcik, kandil ve çömlekler bulunmuştur. Ünlü bronz Mars heykeli de bu buluntulardan bir tanesidir. Sular yükselirken yapılan bu kurtarma kazılarında ele geçen mozaikler, freskler, mimari parçalar ve bz. tüm buluntuların çizimleri yapılıp belgelendikten sonra, su altında kalmaktan kurtarılarak Gaziantep Müzesine taşınmıştır.

Zeugma A-bölgesi su altında kaldığında, B- bölgesinde Kültür Bakanlığının izniyle, GAP (Güney Doğu Anadolu Projesi)'ın organizasyonunda, PHİ (Packard Humanities Institutes)'nün maddi katkılarıyla, Oxford Unit ve Gaziantep Müzesinin şemsiyesi altında çok uluslu bir arkeoloji ekibiyle Temmuz 2000 de kurtarma kazılarına başlanılmıştır. Bu çalışmalarda Zeugma kentinin evleri, kilisesi, arşivi ve stoası hakkında yeni bilgilere ulaşılmıştır. Ziyafet sofrası, Europa'nın kaçırılışı ve Eros mozaikleri, freskler gün ışığına çıkarılmıştır. Antiokhos steli, heykelcikler, sikkeler, bronz kazanlar ve çömlekler bulunmuştur. İtalyan CCA restorasyon ekibi bu çalışmalarda görev almıştır. Birecik baraj gölü sularının B bölgesine de ulaşması sebebiyle kurtarma kazı çalışmalarına 4 Ekim 2000 de son verilmiştir. Son durum itibariyle Zeugma'nın 3/1'i su altında kalmıştır.

Kurtarma kazıları sonucunda ele geçen sanat şaheserleri Zeugma'nın önemli bir sanat merkezi olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Zeugma'nın su altında kalmayan büyük bölümünde de villalar, tiyatro, sütünlu caddeler, hamam, agora ve tapınak 3-4 m. toprağın altında uyumaktadır. Önümüzdeki yıllarda burada yapılacak kazılar neticesinde düzenlenecek bir açık hava ve ören yeri müzesi Zeugma kentiyle birlikte bölgenin de talihini değiştirecektir. www.zeugmaweb.com

MİMARİ


BEDESTENLER

Bedesten eskiden alışveriş yapılan ince uzun, üstü kapalı çarşılardır. En önemlileri Hüseyin Paşa Bedesteni, Kemikli Bedesten ve Zincirli Bedestendir.

CAMİLER

Sanatsal değere sahip tarihi Gaziantep camilerinden bahseden ve bunlar hakkında bilgi veren belli başlı üç eser vardır. Bu eserler; 1-Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 2-Şer'i Mahkeme Sicilleri, 3-Risale-i Fi Tarif Kaza-yı Aynitap'tır.

Hemen hemen hepsinin yapımında kesme taş kullanılan tarihi Gaziantep camileri, plan ve süsleme bakımından birbirinden farklıdır. Genellikle dikdörtgen planlı olan ve son cemaat yeri bulunan iki nefli yapılar grubunda, duvarlarda kademeler yapan nişler kullanılmış ve bu nişlerin içine pencereler yerleştirilmiş, üstleri çapraz tonozlarla örtülmüştür. Nefleri payeler ayırmaktadır. Bu tip yapıların en eski örneği Ahmet Çelebi Camii'dir. Hacı Nasır Camii'nin burmalı minaresi, Handaniye, Eyüpoğlu ve Esenbek Camilerinin portal süslemeleri önemlidir. Handaniye Camii minaresinin şerefesi altında XVI. yy. İznik çinileri bulunmaktadır. Boyacı Camii ise minberindeki ahşap işçiliğinin, Gaziantep'in en eski örneği olması bakımından önemlidir. Gaziantep'te son yıllarda inşa edilen modern camilerde süsleme sanatı çok zengin olup, bu camiler çini işlemeleri ve hat sanatıyla dikkatleri çekmektedir. Gaziantep'teki eski camilerden bazıları şunlardır:

ÖMERIYE CAMİİ

Gaziantep'in Düğmeci Mahallesinde bulunan bu tarihi cami, Antep'in en eski camisidir. 607 hicri (l2l0 miladi) yılında tamir geçirdiği kayıtlarda yazmaktadır. Caminin kimin tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemekle birlikte Halife Hz.Ömer zamanında yapıldığı, ya da Hz.Ömer'in kızından olma torunu Emevi Halifesi Ömer Bin Abdülaziz tarafından yaptırıldığı söylendiği gibi, birincisinin yaptırıp ikincisinin onarttığı hakkında söylentiler de vardır. Caminin bir diğer adı da İki Ömer anlamında “Ömereyn” dir. Caminin taç kapısı ve mihrabı ak-kara taşlarla örülmüştür. Minare şerefesinin korkuluklarında oyma taş işçiliğinin güzel örnekleri görülmektedir. Hatta minarenin bedeninde Antep Savunmasının dehşetli günlerinden kalan mermi, şarapnel parçalarının izlerini görmek mümkündür.

Halk arasında anlatılan bir rivayete göre, bu cami her yıl biraz daha toprağa gömülmektedir. Tamamen battığı zaman kıyametin kopacağı gibi söylentiler vardır.

ALİ NACAR CAMİİ

Tabakhane bölgesi Yaprak mahallesinde Alleben Deresi'nin akışına göre sol tarafında bulunmaktadır. Vesikalarda Ali adında bir marangoz tarafından yaptırıldığı görülmüştür. Müezzin mahfiline çıkan merdiven üzerinde 1213 Hicri tarihi yazmaktadır. Bu hicri tarihin caminin onarım tarihi olduğunda birleşilmektedir.

BOYACI CAMİİ

Hamdi Kutlar Caddesi ile Kutlar Sokağının birleştiği yerde bulunmaktadır. Kadı Kemalettin tarafından yaptırılmıştır. Caminin minberi üzerindeki oyma kitabede 759 Hicri (1358 Miladi) tarihi yazmaktadır. Ancak bu tarihten daha önce yapıldığı kanaati hakimdir. Caminin özelliklerinden birisi de minberin alttan kızaklı olması ve duvarda özel olarak yapılan bölmesine girip çıkabilmesidir. Avlu girişinin sağında tek şerefeli çokgen gövdeli peteksiz bir minaresi bulunmaktadır. Ayrıca Gaziantep'in en büyük camilerinden olan Boyacı Camii'nin içindeki ince ahşap işçiliği dikkat çekicidir.

ŞEYH FETHULLAH CAMİ

Gaziantep'in kepenek Mahallesinde bulunmaktadır.Caminin banisi,keramet sahibi ve ermiş bir kişi olan Şeyf Fethullah; Halife Hz. Ebubekir soyundan gelmektedir. Şeyh Fethullah Camisinin özellikleri; Camii olarak inşaa edilmiştir, ilk yapıldığı gibi kalmış olup genişletilmemiştir, Gaziantep'teki diğer camilerde Osmanlı ve Arap mimarisi özellikleri varken bu camide Selçuklu mimarisi özelliği görülmektedir, banisinin Hz. Ebubekir soyundan gelmesinden dolayı kutsal sayılması, caminin kendine özgü mimarisinin bulunması, Antep Savunması'nda şehit olan Karayılan ( Molla Mehmet)'ın mezarının burada olması, bu caminin eşi ve benzerinin dünyada bir daha yapılmamış olması.

İHSANBEY (ESENBEK) CAMİİ

Şehitler caddesi üzerinde bulunan caminin eski kayıtlarda ismi “Esenbek” olarak geçmekte ve ne zaman yapıldığına dair kesin bir bilgide bulunmamaktadır.Mabetin altında eskiden caminin su ihtiyacını karşılayan kastel bulunmaktadır. Kastele avlu kapısının hemen önünden karataştan yapılma 25 merdivenle inilir.

HACI NASIR CAMİİ

Hacı Nasır adında bir kişi tarafından bugün elmacı pazarı denen yerde mescid olarak yaptırılmıştır. Hacı Nasır, 16. yüzyılda yaşamış olup, yapımı da 16. yüzyıla tarihlenmektedir. 130-140 yıl sonra Kamalakzade Hacı Mahmut oğlu Hasan Ağa tarafından mescide minber konularak camiye dönüştürüldü. En önemli onarımını Miladi 1812 (Hicri 1227) yılında geçirdiği kapısının üzerindeki kitabesinden anlaşılmaktadır.

HANDANIYE (HANDAN BEY) CAMİİ

Karagöz mahallesindedir. Bu camiye Handan Bey Camii de denilmektedir. Caminin Miladi 1647 yılındaki kayıtlarda ismi Handan Bey olarak geçmektedir. Antep'te yaşamış Erzincanlı beylerin en fakiri sayılan Handan Ağa tarafından yaptırılmıştır. Gelir getiren bir de saraçhanesi olan cami, Miladi 1791 yılında yeniden yapıldı. Caminin onarımlarında bundan sonra saraçhaneden alınan gelir kullanılmaya başlandı. Antep Savunması'nda cami ibadet yapılamayacak duruma gelmişti. Daha sonra yeniden bir onarım geçirmiştir.

EYÜPOĞLU CAMİİ

Kendi adıyla anılan Eyüpoğlu mahallesindedir. Caminin yapılış tarihi ve kimin tarafından yapıldığı veya yaptırıldığı konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. 1586 tarihli Şeri-i Mahkeme Sicillerinden bu tarihten önce yapıldığını anlıyoruz. İçten çapraz tonozludur. Altı gözlü son cemaat yerinin gerisinde duvarla çevrili dış avlusu mevcuttur. Mihrap siyah vişne çürüğü ve beyaz mermerle çeşitli geometrik şekillerden oluşan süslemeyi ihtiva eder. Çıkmalı minberi ve vaaz kürsüsü mevcuttur.Minaresi tek şerefeli olupşerefe altı mukarnaslıdır.Gövde ve petek kısımları bilezik ve sağır kemerlerle süslenmiştir.

KILINÇOĞLU CAMİİ

Kılınçoğlu mahellesinde bulunmaktadır.Hicri Şaban Ayı 1186 tarihli ve diğer belgelerden bu mabedin H.1083 (M.1672) yılından önce Kılınçoğlu Hamza Bey tarafından mescit olarak yaptırıldığı,daha sonra Osman Efendi adlı bir hayırsever tarafından minber eklenerek camiye çevirdiği anlaşılmaktadır.Bu caminin en ilginç yanı duvarlarının kale suru gibi kalın olmasıdır.

ÖMER ŞEYH CAMİİ

Ömer Şeyh tarafından bugünkü merkez Yazıcık mevkiinde Turna sokağın köşesinde inşaa edilmiştir.Kesin olarak ne zaman yapıldığı bilinmemekle birlikte H.967 (M.1559) yılı Şeri Mahkeme sicili kayıtlarına göre bu tarihten önce en azından mescit olarak yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.

BOSTANCI CAMİİ

Şehir merkezi Bostancı Mahallesinde Bostancı cami sokakta bulunan caminin hangi tarihte ve kimin tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir.Ancak H.965 ve 967 tarihli Şeri Mahkeme sicillerinde adı Bostancılar Mescidi olarak geçmektedir.Bu belgelerden caminin yapılışının M.1557 yılından önce olduğu anlaşılmaktadır.

KABASAKAL CAMİİ

Şehreküstü semti Kocaoğlan mahellesindeki Ahmet Çelebi İlköğretim okulunun kuzeyinde bulunmaktadır.Hacı Ahmet adında birisi tarafından mescit olarak yaptırılmış, Kabasakaloğlu İsmailoğlu Hamza Ağa tarafından minber eklenerek camiye çevrilmiştir.Hamza Ağa'nın H.1114 tarihinde öldüğü veraset belgesinden anlaşılmaktadır.Buna göre caminin yapımı M.1702 tarihinden daha önce olması gerekir.

AHMET ÇELEBİ CAMİİ

Ulucanlar Mahallesindedir. Caminin kurucusu Peygamber soyundan Hacı Osman oğlu Şeyh Ramazan Efendi'dir. Bu eser medrese, cami, kastel olarak peş peşe sıralanmıştır. Cami sonradan ilave edilen medreseyi yaptıran Ahmet Çelebi'nin adıyla anılmaktadır. Caminin; kitabesinden l083 hicri (l672 miladi) tarihinde yapıldığı anlaşılmaktadır.Bahçesinde bulunan kastele(l2'si kesme taştan, 32'si kayaya oyma) 44 merdivenle inilir. Cami ahşap işçiliğinin eşsiz örneklerini yansıtmakta olup, ayrıca kadınların da ibadet etmeleri için ayrı bir bölüm vardır.

ALAYBEY (GAMİ BEY) CAMİİ

Alaybey mahellesi Gaziler caddesi üzerinde bulunmaktadır.Caminin yapılış tarihiyle ilgili kesin bir bilgi yoktur. Ancak 4 Zilkade 1005 (M.1596) tarihli mahkeme kayıtlarından caminin M.1595 tarihinden önce yapıldığı H.1224 tarihinde yeni bir onarım gördüğü de kitabesinden anlaşılmaktadır. Camiyi yaptıran kişinin Alaybeyi olan bir komutan olduğu bilinmektedir. Camide kesme taş işçiliğinin güzel örnekleri bulunmaktadır. Üç ayağa oturan dört kemer gözlü olan son cemaat yeri çapraz tonozla örtülüdür. Dışarıda küçük bir avlusu vardır. Kuzey-doğu köşedeki minare çokgen gövdeli ve tek şerefelidir. Çıkmalı minberi ve vaaz kürsüsü vardır.

ŞİRVANİ (ŞİRVANİ MEHMET EFENDİ) CAMİİ

Gaziantep Kalesi'nin batısında Seferpaşa Mahallesinde bulunmaktadır.Eskiden tarihi Gaziantep camileri içerisinde minaresi iki şerefeli olan tek cami olduğundan bu camiye halk tarafından “İki Şerefeli Cami” de denir. Şirvani Mehmet Efendi , camiyi yaptıran kişinin adıdır. Rivayete göre Şirvani Seyyit Mehmet Efendi Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin'in soyundan gelmektedir. Caminin yapılış tarihinin kesin olmamakla beraber Miladi 1677 tarihinden önce olduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Bir efsaneye göre cami herhangi bir nedenle yıkılırsa onu yeniden yapacak kadar altın ve gümüşün temelinde gömülü olduğu söylenir. Camide eskiden dervişlerin zikrettikleri bir oda ve ahşep işçiliğinin güzel örnekleriyle süslenmiş bir müezzin mahfili de bulunmaktaydı. Bir başka önemli bölüm ise Boyacı Camiinde olduğu gibi minberin alttan kızaklı olması, duvarda yapılan özel bölmesine girip çıkabilmesidir.

TAHTANİ(TAHTALI) CAMİİ

Gaziantep Kalesi'nin yanında Şekeroğlu Mahallesi uzun çarşı caddesi üzerindedir. Caminin yaptıranı ve yapıldığı tarih hakkında kesin bilgilere rastlanmamıştır. Ancak Miladi 1557 tarihli bir belgede adından sözedilmektedir.M.1563 yılında Maraş Valisi Osman Paşa tarafından tamir ettirildiği anlaşılmaktadır. Caminin ismi önceleri Tahtani olarak söyleniyordu.Bir söylentiye göre cami ağaçtan yapılmıştır.Bu nedenle halk tarafından camiye Tahtalı Cami de denmiştir. Bu cami yararına vakıflar bırakıldığı ve çeşitli amaçlarla kurulmuş vakıfların vakfiyelerinde Tahtani camiinede kaynak sağlandığı kayıtlardan anlaşılmaktadır.

ALAÜDDEVLE (ALİ DOLA) CAMİİ

Uzun Çarsı'nın batısında Eski Saray Caddesi'ndedir. Halk arasında Ali Dola Camii de denilmektedir. Alaüddevle Maraş”ta hakimiyet sürdüren Dulkadiroğlu Beyliğinin son beyidir. Caminin yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber camiyi yaptıran Alaüddevle'nin Miladi 1515 tarihinde vefat ettiği düşünülürse bu tarihten önce yaptırıldığı ortaya çıkmaktadır. Zaman içerisinde sadece minaresi yıkılmadan günümüze ulaşabilen cami, 1901 yılında giriş yüzü siyah ve beyaz taşlardan tek kubbeli olarak yeniden yapılmıştır. Caminin mimarı Armenek, ustabaşısı da Kirkor'dur. Hıristiyan sanatında görülen kemer içinde ki küçük sütunlu pencere ve üzerinde yuvarlak bir pencereden oluşan sistem burada da uygulanmaktadır. Mihrabın üçgen bir alınlık içine alınması yine kiliselerden alınma bir özellikdir.Ayrıca yan duvar pencerelerinin etraf silmeleri ve büyük ebatta yapılmaları ile içerideki mihrap süslemeleri ise barok özellikleri ihtiva eder.

TEKKE (TEKKE MEVLEVİHANE) CAMİİ

Kozluca Mahallesi Küçük Pazar sokağının güneyindedir.Resmi kayıtlarda adı Mevlevihane Camisi olarak geçer. Ancak halk tarafından Tekke Camii olarak bilinir. Cami, hücreler, semahane, yönetim ve mevlevi dervişlerinin oturma odaları, tuvaletler, havuzlar, küçük ve kısa minaresinden oluşan eserler topluluğudur. Cami M.1638 yılında Mustafa Ağa adında bir Türkmen Ağası tarafından yaptırılmıştır.H.1319 ve 1321 yıllarında çıkan büyük yangınlarla gelir getiren yapıları tamamıyla yanmıştır.Zamanın mevlevi Şeyhi ve vakfın mütevellisi olan Şeyh Mehmet Münip Efendi tarafından yanan yerler yeniden yaptırılmıştır.Caminin minaresi altından geçen yol nedeniyle dikkat çekicidir.

KARATARLA CAMİİ

Karatarla Mahellesi Eski Saray caddesi Kunduracılar çarşısındadır.Mescit olarak inşa edilmiş, Gergeri Halil Çavuş adında bir hayırsever tarafından genişletilerek cami durumuna getirilmiştir. Yapılan bir değişiklik Hicri 1063 tarihli belgelerden anlaşılmaktadır. Gaziantep'teki camilerin minareleri içerisinde en zarif olanıdır.

KOZANLI CAMİİ

Kozanlı Mahellesi Kozanlı sokakta bulunmaktadır.H.1065 ve 1057 tarihli Şeri Mahkeme Sicillerinde mescit olarak geçmektedir.Kozanlıdaki mabetin H.1088 tarihli Şeri Mahkeme Sicilleri kaydında Ustat Ali Bey'in yaptırdığı cami olarak geçmektedir.Caminin örtüsü içten çapraz tonozludur.Çıkmalı çift minberi ,üç gözlü son cemaat yeri,tek şerefeli bodur bir minaresi mevcuttur.

NURİ MEHMET PAŞA CAMİİ

Çukur Mahellesi Suburcu Caddesi üzerindedir. Şer-i Mahkeme Sicillerinden ve bir fermandan anlaşılacağı üzere Nuri Mehmet Paşa tarafından 1786 (Hicri 1200) yılından bir kaç yıl önce yaptırılmıştır. Harim mihraba paralel, tek sıra dört kare gövdeli ayakla enlemesine ikiye ayrılmıştır. Mihrap önü kubbe ile yanlar çapraz tonozla örtülüdür. Son cemaat mahalli ise beş kubbelidir. Dış avlu ile son cemaat yerinin birleştiği bölümde klasik Osmanlı tarzındaki iki şerefeli minare yükselir. Mihrap; sarı, siyah, bordo renkli mermer malzeme ile zikzak motif ihtiva eden süslemeye sahiptir. Mihrabın yanlarında birer balkon minber mevcuttur. Girişin üzerinde ahşaptan yapılmış bir bey mahfili bulunur. Mahfil kalem işi ile yapılmış çeşitli geometrik ve bitkisel motifleri ihtiva eder. Gaziantep Savunmasında zarar gören cami;bir ara askeri depo,1958'den sonra da Müze olarak faaliyet göstermiştir.1968 yılından sonra onarılarak yeniden ibadete açılmıştır.

HÜSEYİN PAŞA CAMİİ

Gaziler Caddesi üzerindedir. 1719 (Hicri 1131) yılında Hüseyin Paşa tarafından yaptırılmıştır. Mahkeme sicillerinde mimar olarak Hüseyin oğlu Osman adı geçmektedir. Dikdörtgen planlı camide, iki ayağın ve duvarların taşıdığı eşdeğerde altı kubbeli örtü sistemine sahiptir. Son cemaat yeri de sivri kemerlere oturan üç kubbe ile örtülüdür. Duvarlarla çevrili dış avlusu mevcuttur. Mihrap geometrik taşlarla süslenmiştir. Mermer olan klasik minber ahşap korkuluklara sahiptir. Minare çokgen gövdeli ve iki şerefelidir.Cami ile ilgili çok sayıda vakıf kurulmuş,bir çok vakıfcada cami yararına vakfiyelerine şartlar konulmuştur.

AĞA CAMİİ

Tunus'lu Antep Kaymakanmı Ferruh Ağa (Bey) tarafından merkez Şehreküstü, Suya batmaz Mahallesi Şehitler Caddesinde, Miladi 1554-1559 tarihleri arasında yapılmıştır.

KURTULUŞ CAMİ

Gaziantep'in Tepebaşı Mahellesindedir. 1892 yılında kilise olarak yapılan cami önceleri kilise ve cezaevi olarak kullanılmıştır. Bir tarih hazinesi gibi eski ihtişamından hiç bir şey kaybetmeyen Kurtuluş Cami, Gaziantep'in en büyük camilerindendir.

TÜRBELER

ÖKKEŞİYE HAZRETLERİ TÜRBESİ

Gaziantep'ten Adana'ya doğru karayoluyla giderken Sakçagözü'nü geçince, Nurdağı'na ulaşmadan yolun sol tarafında uzaklarda yeşilliklerle çevrili bir tepe görülür. İşte bu tepede Kahramanmaraş ve Gaziantep bölgesinde binlerce insana adını veren Ökkeş yahut Ökkeşiye Hazretleri yatmaktadır. Ökkeşiye Hazretleri sahabeden bir zat olup Gaziantep'in Müslümanlar tarafından fethinde şehit düşen beş kişiden birisidir. Türbenin bulunduğu yere Ökkeşiye denmektedir. Türbe tam dağın tepesinde bulunmakta ve türbenin alt tarafındaki kuyularda ise birkaç metre derinlikte bol su bulunmaktadır.

Rivayetlerde anlatılanlardan, İslam inanışına göre Peygamber Efendimizin Peygamberlik mührünü gören cennetliktir. Peygamberimiz veda hutbesinden sonra herkesle helalleşirken Ökkeşiye Hazretleri “ Ya Resulullah Uhud Savaşı'nda bana kırbaçla vurmuştunuz. Hakkımı ancak kısasla ödeşirim”der. Peygamberimiz (S.A.V),elindeki kırbacı Ökkeşiye Hazretlerine'ne verir ve vurmasını söyler.Ökkeşiye Hz. ”Siz bana sırtım çıplak iken vurmuştunuz Ya Resulullah”der. Peygamber Efendimiz sırtını açar ve tam bu sırada Ökkeşiye Hz. Peygamber Efendimizin Peygamberlik mührünü görür ve öper. Daha sonra ise “Kısastaki gayem bu idi Ya Resulullah. Yoksa sizde bir hakkım varsa anam sütü gibi helal olsun”der.

Erkek çocuğu olmayan karı kocalar ve daha değişik maksatları olanlar Ökkeşiye Hazretlerinin türbesini ziyaret ederler ve isteklerinin kabul edilmesi ve arzularına kavuşmak ümidiyle burada Allah'a niyazda bulunurlar. Ayrıca Allah rızası için kurban keserler. Böylece ziyaretten sonra doğan erkek çocuğa genel olarak Ökkeş adını verirler.

YUŞA PEYGAMBER TÜRBESİ

Bilindiği üzere Yuşa Peygamber (A.S.) İsrail oğullarından olup, Hz. Musa'nın yeğenidir. İsrailoğulları'nı göçebelikten kurtarır ve Arz-ı Kenan'a yerleştirir.

Gaziantep'te Boyacı Mahallesinde Boyacı Camiinden Kavaflar Çarşısı'na doğru uzanan sokakta Pir sefa denilen mevkide tek katlı bir bina vardır. Bu binada iki oda içinde iki türbe bulunmaktadır. Bunlardan birisi rivayete göre Yuşa Peygambere ait olup, diğeri ise Pir sefa Hazretlerine aittir.

PİRSEFA HAZRETLERİ VE TÜRBESİ

Pirsefa Hazretleri ile Yuşa Peygamber aynı yerde yatmaktadırlar. Pirsefa hakkındaki rivayetlere göre Pirsefa'nın Hz. Yuşa'nın türbedarı olduğu ve ölünce buraya gömüldüğü söylenmektedir. Bir başka rivayete göre ise Pirsefa Medinelidir ve ensardandır. Gaziantep'in Müslümanlar tarafından fethinde Hz. Ali kumandasında buraya gelmiş, Karaçomak'la yan yana savaşırken uğradığı zorlu bir kılıç darbesi ile gövdesi ikiye bölünmek suretiyle şehit olmuştur. Bunun üzerine Hz. Ömer, Yuşa'nın yanına defnederek “Kendini Peygamber-i Zişan'la Komşu ettim” demiştir.

KİLİSELER

KENDİRLİ KİLİSESİ

Kent merkezinde Atatürk Bulvarı üzerinde, Öğretmenevi bitişiğinde bulunmaktadır.Günümüzde Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi toplantı salonu ve Öğretmenevinin lokali olarak kullanılmaktadır.

Kilisenin ilk yapımı 1860 yılıdır. Gaziantepli Katolik Ermenilerin kilisenin inşasında maddi yönden zorlandıklarından Fransa Kralı III. Napolyon'dan, Fransız misyonerlerinden ve Katolik camiasından maddi destek alınarak yapılmıştır. Daha sonra kullanılmaz hale gelen kilisenin yeniden yapılması için geniş kapsamlı yardım kampanyası düzenlenmiştir. Eski kilise yıkılarak yerine 1898 yılında şimdiki kilisenin inşasına başlanmış, yapımı iki yıl sürmüş ve 1900 yılında büyük bir törenle açılışı yapılmıştır. Kilisenin planı Roma'daki Saint Fransua Kilisesi'nden örnek alınmıştır. Kilise planı Vatikan'dan Papalık Makamından gönderilmiştir.

Kilise geniş bir bahçe içerisinde siyah kesme taştan temel üzerine, beyaz kesme taştan yapılmıştır. Dikdörtgen planlı ve kırma çatılıdır. Üç basamakla giriş kapısına ulaşılmaktadır. Kilisenin tabanı kırmızı ve beyaz taşlarla satranç tahtası şeklinde döşenmiştir. İç kısmı dört ayak üzerine çapraz tonozludur. Günümüzde kilisenin ana mekanı betonarme duvarla ikiye bölünmüştür. Apsis kısmı tamirat görerek sahne şekline dönüştürülmüştür. Apsisin karşısındaki kapatılan ana giriş kapısının bulunduğu cepheye balkon eklenmiştir.

FEVKANİ KİLİSESİ

Nizip ilçesi şehir merkezinde, Şıhlar Mahallesi'nde bulunmaktadır. Ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmeyen kilisenin Bizanslılar döneminde yapıldığı zannedilmektedir. Günümüzde depo olarak kullanılan kilise, daha önceleri bir müddet han olarakta işlev görmüştür.

HANLAR

Gaziantep'te vaktiyle 31 Han vardı. Bunlardan eski fonksiyonlarını kısmen sürdüren, hanlar şunlardır. Şıra Hanı, Tuz Hanı, Paşa Hanı (Lala Mustafa Paşa Hanı) Mecidiye Hanı, Emir Ali Hanı, Anadolu Hanı, Kürkçü Hanı, Belediye Hanı, Elbeyli Hanı, Yeni Yüzükçü Hanı, Tütün Hanı, Hacı Ömer Hanı, Büdeyri Hanı, Millet Hanı ve Yeni Han'dır.

HAMAMLAR

Temizliğin simgesi olan hamamlar, eskiden sosyal hayatın vazgeçilmez müesseselerinden birisiydi. Günümüze kadar gelebilen tarihi hamamlar, Şeyh Fethullah Hamamı, Hüseyin Paşa Hamamı, Paşa Hamamı, Keyvanbey Hamamı, İki Kapılı Hamam, Naip Hamamı, Nakıpoğlu Hamamı, Tabak Hamamı, Eski Hamam ve Pazar Hamamı'dır

KASTELLER

Gaziantep, geçmişten günümüze yeraltı su kaynakları bakımından fakir bir şehirdir. İnsanlar buldukları suyun buharlaşma veya başka bir yolla kaybolmasını önlemek için yerin altından açtıkları kanallarla suları şehre dağıtmışlardır. Su kanallarının bazı yerlerinde ise 30-40 basamakla inilen geniş mekanlar oluşturularak kullanılması sağlanmıştır. Su mimarisinin eşsiz örneklerinden olan kastel denilen bu tesislerden günümüze; Pişirici,Şeyh Fethullah,İmam-ı Gazali,Kozluca ve İhsan Bey kastelleri ulaşabilmiştir.

GAZİANTEP EVLERİ

Antep Evleri; yüksek duvarlar arkasında, dış mekanlardan mümkün olduğunca soyutlanmış Hayat (Avlu)'a dönük yapılardır. Evlerin ikinci katında sokağa yapılan konsol çıkıntılarına köşk denir. Dışı metalle kaplanan bu tür yapılar köşklü ev diye de adlandırılır. Evin ana girişi sokaktan hayata girişle sağlanır. Hayat etrafında ocaklık (mutfak), hazna (kiler), hela gibi mekanlar yer alır. Evler tek, iki ve üç katlı olarak inşa edilmiştir. Genelde iki katlı evler hakimdir.
İçe dönük yaşam tarzında kadınların gün boyu evde oluşları ve yaşamın özellikle yazları sürekli hayatta geçmesi nedeniyle buraya önem verilmiştir. Hayatın tabanında işlemeli taşlar vardır.Hayatın kenarlarında çiçeklikler, genellikle ortasında da gane adı verilen havuz bulunmaktadır.Evin üst katlarına dıştan merdivenlerle ulaşılır. Sofa etrafında sıralanmış çoğu zaman eyvanlı odalar yer alır. Yörede eyvan adı verilen bu bölümün üst tarafı kapalı olup, ön yüzü avluya bakar. Sıcak yaz günlerinde gölgeli bir mekandır. Sofaya açılan odalar çok işlevli özelliğe sahip mekanlardır. Bu odalar yeme, yatma, oturma gibi günlük yaşamı içeren fonksiyonlara cevap verecek biçimde inşaa edilmiştir. Hatta eşik dediğimiz girişte yıkanma işlevi dahi gerçekleşmektedir. Odada yatakların konduğu döşeklik, yemek kapları için kübbiye adı verilen dolap nişleri de vardır. Bunlar nacar denen çok güzel ahşap işçiliğine sahiptir. Bu odalardan bina dışına da yansıyan, merdivenlerle çatı arasına çıkılan bölümler vardır. Önceleri toprak çatı olan mekanlar, daha sonra yerlerini alaturka kiremite (yörede bunlara bardak denir) bırakmıştır. Çatı altları havalandırmanın iyi olması nedeniyle kiler olarakta kullanılmaktadır. Genelde tavanlar ahşap kalaslar üzerine geçerken bir kısmıda bağdadi sıvaya geçmiştir. Bunların üzerine boya ve resimlerle, tavan süslemeleri yapılmıştır.

Cephelerde genellikle sosyal yaşam şekillerinden oluşan fonksiyonların yansıması vardır. Örneğin mahremiyeti sağlamak için zemin katlarda sokağa bakan pencere açılmamıştır ve tamamen hayata yönelinmiştir. Üst katlarda, yola bakan büyük kafes pencereler bulunmaktadır. Tüm pencerelerin üzerinde ışık ve hava sağlayan kuştağası vardır. Kuştağaları aynı zamanda güvercin ve kuşların da barındığı yerlerdir. Bazı pencereler ev sahiplerinin dini görüşünü de yansıtmaktadır. Örneğin gayrimüslim evlerinde haçvari pencerelere rastlanmaktadır. Yörede ahşabın az, taş ocaklarının çok olması kagir malzemelerin kullanılmasını zorunlu kılmıştır.

Taş cinsleri olarak kıymık, minare kayası, havara taşı ve karataş kullanılmıştır. Karataşlar genellikle hayat süslemelerinde kullanılır. Bu taş kagir yapılar binaların içini yazları serin, kışları sıcak tutma özelliğine sahiptir.

Evlerin altında bulunan mahzene, hazna adı verilir. Hazneler genellikle kiler amaçlı olarak kullanılır. Soğuk maheller olan bu bölüm, yiyeceklerin saklanması için iyi bir mekandır.


GELENEKSEL EL SANATLARI

BAKIRCILIK

Gaziantep'te bakır işleme el sanatının hangi tarihten beri devam edip geldiği bilinmemektedir. Ancak bu sanatla uğraşan büyüklerden ve bu işle iştigal edip bugün hayatta olmayan ustalardan edinilen bilgilere göre, bakır işlemeciliği tarihinin, insanlık tarihi kadar eski olduğudur.

Bakır eşya, bakırdan ve pirinç diye tabir edilen bakır ve çinkonun karışımından elde edilen maddeden işlenerek yapılır. Antep bakır işlemesinin özelliği, tek parça olarak imal edilmesidir. Yani lehim ya da benzeri bir yolla birleştirme yapılmamasıdır.


KUTNUCULUK

Tarihi bir değeri olan kutnu bezi dokumacılığı, Türkiye'de yalnızca Gaziantep'te dokunan ipekli bir dokuma türüdür.Ham maddesi floş olan suni ipek ve pamuk ipliğidir.

Tamamen el tezgahlarında dokunan kutnu kumaşı değişik şekillerde dokunmaktadır. Geçmişi çok eskilere dayanan kutnuculuk; dünyada basma sanatı yok iken, çeşitli boyalara defalarca batırılarak, kendisine has renk ve motifler verilerek yapıldığı bir dokumadır. Kutnu kumaşı imalatı önceleri Halep, Hama ve Hulmus'ta üretilip Anadolu pazarına sunulurdu. Daha sonraları bu ipekli dokumalar Gaziantep İl Merkez ve İlçe ve köylerinde de üretilmeye başlandı.


YEMENİCİLİK

Yemeni; üstü kırmızı yada siyah deriden, tabanı köseleden dikilen topuksuz ve çok sıhhatli olan ayakkabıdır. Yemeni yurdumuzun diğer yörelerinde yazmaya verilen ad olmasına karşılık yöremizde ayağa giyilen bir çeşit ayakkabıya verilen addır. Gaziantep'te yemeniciliğe “köşgercilik” yemenicilere “köşger” yemeni ustalarına da “köşger ustası” denilmektedir. Köşger kelimesi Farsça “keşger kelimesinden gelmiş olup, ayakkabı yapan anlamına gelmektedir. Yemeni ilk defa Yemen'de Yemen-i Ekber isminde bir kimse tarafından icat edilmiş ve kendi ismini vermiştir. Yemeni esas olarak gön ve yüz olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır.


ZURNACILIK

Türk folkloru içinde, halk müziği ve oyunlarının ayrılmaz bir parçası olan halk çalgılarımızın ayrı bir yeri vardır. Türk Halk çalgısı deyince; fabrika imalı olmayan, halkın kendi mevcut imkanları içinde ve basit araçlarla elde yaptıkları, akustik kanunlara uymayan, standart ölçü ve kalıpları olmayan, etnoğrafik özelliği olan çalgılar akla gelmektedir. Üflemeli halk çalgılarımızın başında gelen zurna kalın zerdali ağacından yapılır ve davulun yanında çalınan üflemeli bir çalgı aletidir. Zurna tarihi Orta Asya'ya dayanmaktadır. Çok eski zamanlardan beri bir çalgı aleti olarak bilinip yapılmaktadır. Zurna üç kısımdan oluşur. Baş kısım,ağız kısım ve orta kısım olmak üzeredir.


SEDEF KAKMACILIK

Bazı deniz hayvanlarının kabuğunda bulunan ve sedefçilikte kullanılan sert, beyaz ve gökkuşağı pırıltılı, fosforik özelliği olan maddeye sedef, bu maddeyi işleyen kişiye de sedefkar denilir.

Asırlardan beri bilinen sedef, zamanının tekniği ve milletlerin sanat anlayışına göre şekil almıştır. XV.yy'dan sonra Türk-İslam sanatının tamamen emrine giren sedef,geometrik desenlerin bitmek tükenmek bilmeyen dizilişleri ile gelişimini sürdürmüştür. Daha sonraları kıvrılma, dallanma, ana veya yardımcı bağlarla bağlanma ,birbirini kesme ve düğümlenme gibi yollarla, çeşitli kompozisyon imkanı veren rumiler, geometrik desenlerle birlikte kullanılmaya başlanmış ve doğadan stilize edilerek alınan çiçek motifleri kullanılmaya başlanmıştır.


EL İŞLEMECİLİĞİ

Antep işi, iplik sayılarak ve çekilerek yapılır. Çekilmiş ipliklerin sarılması ve örülmesi ile ajurlar tamamlanır. Antep işlerinin hangi yıllarda başladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte 1850'lerde ilk olarak Gaziantep' in köylerinde erkeklerin başlarına giydikleri terliklerin motiflerinin, şehirde daha ince kumaşlara işlendiği bilinmektedir. Bazı söylentilere göre de Gaziantep'te yaşayan azınlıklar tarafından yapılmış ve Avrupa piyasalarına sürülmüştür. Bu gün Gaziantep halkı tarafından yaygın olarak yapılan işlemelerin eski Türk işlemeleri karakterini taşıması, bu işlemenin Antep' in yerli halkı tarafından yapıldığını göstermektedir.


GÜMÜŞ İŞLEMECİLİĞİ

Tarihi İpek yolunun üzerinde olması nedeniyle bir çok ticaret yollarının Gaziantep'te yumaklaşması, ilin ekonomisini o günlerde olduğu gibi , günümüzde de canlı tutmaktadır. Bu canlılıkta gümüşün önemli bir yeri vardır. Çünkü gümüş insanların takı olarak eskiden beri kullandığı kıymetli bir madendir. Bunu yöremizdeki antik şehir özelliği taşıyan Karkamış, Dülük (Antik Dolichenos kenti) ve Belkıs antik kentlerinden çıkartılan gümüş aksesuarların bolluğu bulunan gümüşlerin eski devirleri simgelemesi, gümüş işçiliğinin ve kullanımının Gaziantep'te çok eskilere dayandığını göstermektedir.